Bizans Sancısı

Siyah paltosuyla gelmeliydi o efsunlu kadın. Dar ve ıslak koridorlarda islenen yüzü, kirli duvarlarda hırıltılı bir homurdanmaya sebebiyet veren dokunuşları, akustiğiyle kulak pasının rüzgârlara karıştığı ökçeli pabuçlarıyla. Saçlarını yabancı ve karlı bir yolun soğuk mevsiminde gizleyen tanış bir misafir gibi gizlediği şalının içinden sinsice aralamalı, keskin gözleriyle bir hançer gibi delmeliydi suretimizi. Belki de gezinmeliydi humuslu bir toprağın bedeni altındaki yeşilliklerde. Bizim seyrimize tesadüf uydurduğumuz gecelerin soğuk mesaisine denk düşen bakışları, sohbetin en anason kokan yerinde, ki muhakkak bir musiki çalınmalı kulaklara, ağır ağır adımlamalıydı şehrin göbeğini.

 

 

Antik Bizans kalıntılarının musikiye çalan kıvamında eskilerin neşelendirdiği sofralarda anılıyor artık adı, yabancı kadınların. Sevmek en çok onlara yakışıyor. En çok onlara yaraşan şey oluyor, eski tarihlerde. Ve muhakkak geçmeli bir Bizans kadınının adı, rakı sofralarında. Belki Helga’dır, ve belki Suna.

 

Ama anlatmalı şehre, yabancı sofralardaki kurutulmuş antik çiçeklerin kokusunu. Karanlık sokakları adımlayan ökçeli pabuçların hangi senfoniye işaret olduğunu. Tez elden bir fermanla destan yapılmalı hatta bir köşede. Olur da bir gün, bir rakı sofrasında okunur belki diye.


Bir önceki yazımız olan başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz. || Bir sonraki yazımız olan başlıklı makalemizi de okumanızı öneririz.


Etiketler: